SON DAKİKA

Aşk’la düzelir dünya…

Bu haber 11 Şubat 2018 - 19:53 'de eklendi ve 1.005 kez görüntülendi.

Aşk’la düzelir dünya

Kanamalı bir hasta gibi, “çok acele bedenime uyacak kanı bulamadan”, taze bir gönül yarası sıcaklığıyla kendi yalnızlığımı sindirmek adına, günlerce yapayalnız, avare gibi dolaşırken; sonunda geçici olarak küçük bir adada, uzak diyarları gözetleyen bir “deniz fenerinde” gece bekçiliği işine başlamıştım.

İşim Akşam 19.30 gibi feneri yakıp, sabah gün ağarınca söndürmekti. Bakım saati, dinlenme saati ve birde derin derin düşünme saatini eklersen bana sıkılmaya zaman kalmıyordu. Bulunduğum yere en yakın yerleşim yeri 3 saatlik mesafede idi. Sabahları feneri kapattıktan sonra, güne erken başlamanın keyfini sürüyordum. Arada sahile iniyor saatlerce yürüyor, bezen ise küçük oltamla balık tutuyor akşam ki ziyafetime ön hazırlık yapıyordum. Düzenli olarak bu bölgeye gelen küçük balıkçı tekneleriyle dost olmuştum. Amatör balıkçılardı bunlar. Günlük nafakalarını çıkarma pişindeydiler.

Ben onlara yalnızlığımı pazarlıyordum, onlarda bana kalabalıklarını… Şimdilik sakin gidiyordu her şey. İşimi de sevmiştim. Gün içindeki yoğunluk bana gönül kırılganlığımı da unutturuyordu.

Günler, aylar geçiyor, ben buraya iyice alışıyordum. Olağan üstü bir şey olmazsa, üç ay aralıklarla şehre gidiyor, ihtiyaçlarımı aldıktan sonra geri dönüyordum.

Yine öyle, bir ihtiyaç hasıl olmuş, şehre inmiştim. Sıradan bir gündü. Öğlene kadar dolaştım. Alışveriş listesini çabuk tamamlamıştım. Dönüş yolculuğuna geçmek için, saatime bakıp dururken, beni adaya götürecek motorun bağlı bulunduğu küçük iskeleye doğru ağır adımlarla ilerlerken, bir terzi dükkanının kapısında gördüm onu. Sanki ay, yarı parçasını kayıp etmiş de, kayıp olan parça buraya, terzi dükkanın önüne düşmüştü. Işıl ışıldı her yanı. Kumral saçlarının altında, birer gece güneşi gibi duruyordu yeşil gözleri. Usta bir ressamın, heyecandan titreyen fırça izleriyle yapılmış gibi, cennetten kaçmış beyaz bir melek edasıyla süzülüyordu kapının önünde.

Önünden geçerken hafiften başımı eğip selamladım. Gülümsedi. Sanki yanağının kenarında genişçe bir çukur oluşmuştu. Atıp kalbimin yarısını o çukura bindim, adaya giden motora..

O günden sonra, ihtiyaçları daha sık almak hasıl oldu. Artık “Küçük Ada’ bana geniş gelmeye başladı. Aklım, yüreğim Terzi Güzeli’ndeydi. Ona gidip, genişleyen ve artık bedenime sığmayan duygularımı daraltmak, daralan duygularımla onun kalbinin tam üstüne şimşek gibi çakılıp kalmak istiyordum.

Şehre geldiğim zamanlarda gözlerim onu arar olmuştu. Daha fazla beklemek olmazdı. Zaman duygusallığımdan önde ilerliyordu.

Bir kaç tur attım terzi dükkanının etrafında. İçerde yaşlı annesi dikiş makinesin başında, sanki kayıp ettiği yılları bulmuş, ömrü’ne tekrar diker gibi heyecanla çalışıyordu.

Kapıya çıktı, “Tanrı insanlara gözü, kulağı, kolu bacağı çift verdi de, kalbi neden tek verdi bilir misin?” dedim. Beklemeden cevabını “Çünkü eşini bir başkasına verdi, git bul diye” dedim.

Gülümsedi. Bu gülümseme beni daha da cesaretlendirdi. “Sizde bana ait yarım bir kalp varmış onu almaya geldim” dedim.

O günden sonra daha sık indim şehre. Gidemediğim zamanlarda sayfalarca mektup yazdım, bazen kendi elimle götürdüm verdim, bazen de benden önce gitti mektuplar postayla.

Kimselerin göremediği, her gün yanından geçip gittikleri şehrin en güzel çiçeğini ben görmüş, ben keşfetmiş, ben aşık olmuştum. Onu düşünmediğim bir saniyem bile yoktu. Aşk başımı döndürüyordu. Artık onu bu küçük adaya getirmenin vakti gelmişti. Onsuz bir saniyem bile ayrı geçsin istemiyordum.

Tanıdık bir kaç yaşlı balıkçı büyüğümü katıp önüme, istedik annesinden. Artık deli taylar gibi koşar adım, akıyordu günler önümüzde. Çok geçmeden evlendik. Fenerdeki tek göz odama güneş doğmuştu.

Mutluyduk hem de çok. Her ikimizde “vücudumuza uyacak acil kanı” bulmuştuk. Bu günümüzü sarmalarken, geçmişimizdeki yaraları da tedavi ediyorduk.

Olmadı. Güneş kıskandı, fırtına kustu öfkesini.

O gün geç saatte geldi haber. Doğacak çocuğumuza kıyafet dikmişti annesi. “Yalnız gideyim, bir kaç günde annemde kalırım, dönüşte kıyafetleri de alır gelirim” demişti. Nereden bilirdim dönüşte fırtınanın çıkacağını ve küçük geminin dayanamayıp dalgalara, alabora olacağını. Hiç kimsenin bir daha su yüzüne çıkamayacağını…

Telefonda kolay söylediler kara haberi. Hem de ne kolay. Sanki fenerin tepesinden baş aşağı yere atar gibi, sanki koca bir yük gemisinin pervanesinin önüne takar gibi. Ne kolay söylediler…

Birkaç gün sonra karaya vurdu ıslak bedeni. Sanki doğacak çocuğumuzun elinden tutar gibi, kendi annesinin diktiği mini eldiven vardı ellerinde. Sıkıca tutmuş karaya çıkarıp kurtarmıştı yavrumuzu.

Günler, haftalar, aylar, yıllar geçmedi artık benim için. O gün dondu her şey öylece. Dalda çiçeğe dönüşecek tomurcuk, yuvada yavru kuş, toprakta döllenmeye başlayacak tohum. Her şey kaldı, başladığı yerde.

Yetmiş ikinin baharı, Nisan’ın ilk haftası, yani Cuma’nın ertesi günü. Saatlerden ölümü hiç geçme geçmeme zamanı.

Artık hiç bir gemi geçmesin’di bu adanın etrafından, yolunu şaşıran kayalara bindirsin paramparça olsundu. Benim gönül fenerim söndükten sonra, denizin feneri yansa neydi yanmasa ne.!

Acil koduyla aranan kan bu sefer bulunmuştu ama vücutta fazla barınmadı ve bir gece ansızın terk etti.

Artık;

İşsiz umarsız birine akşam oldu. Aşklar bitti atlar denize indi. Deniz ki açıldık ay saatleriydi. Paylaşmak için balıkçıların mutsuzluğunu. Yaksana bir sigara, düzelirse aşkla düzelir dünya, (Şiir;Ahmet Ada), tadındaydı her şey…

 

 

Şuri Hamza Demirelarsima061@hotmail.com