SON DAKİKA

BABA’M…

Bu haber 15 Mart 2017 - 14:07 'de eklendi ve 75 kez görüntülendi.

Baba dağ gibidir. İnsanın arkasında hissettiği, güvendiği, gücünü aldığı devasa bir kuvvet… Baba asırlık bir çınar; dalları altında gölgelenilen, korunulan, sığınılan bir liman, imkan… Baba bir pınar, bir şelale gibi akan, münbit bir kaynak…  Baba…

Dünyaya gelişime sebep olan insan olmasının yanında aynı zamanda ilk Hocamdı benim. Altı çocuklu ortalama bir Anadolu ailesinin babasıydı. Bolu’nun Gerede ve Yeniçağa ilçelerinde muhtelif köylerinde ücretli imamlık ve vaizlik görevlerinde bulunan daha sonra Ankara Bala’da, Şereflikoçhisar’da yine ücretli imamlıklar yapan, gittiği, uğradığı her köyde yeniden bir aile düzeni kuran ve nihayet kendi köyümüze kadrolu imam olarak atanan lakin bu görevini dayısı Koca Hafız’a fedakarlık yaparak devreden ve kendisi kilometrelerce uzakta bulunan başka bir köye giden vefakar insan.

Benim de doğum yıllarıma rastlayan ve yedi sene imamlık yaptığı bu köyde Adalet Partisi’nin moda olduğu yıllarda, MSP ye iki oy çıktığı için (annem ve babamın oyları oluyor bunlar) bazı köylülerin husumetine uğrayan ve fiili darbeye maruz kalan lakin asla inandıklarından taviz vermeyen bir dava adamı.

12 Eylül Anayasası’nı bu memleket %92 ile onaylarken o “Anayasa ancak Kur’an olabilir” yaklaşımıyla, darbe ürünü anayasaya hayır diyen ender insanlardandı.

Geredemiz’in menevi dinamiği Hacı Emin Efendi’den bahseden, Kayızopranlı İbrahim Hocaefendi’nin bizzat sohbetlerine katılarak feyz alan (ki Kayızopranlı İbrahim Hoca’nın yöresel kabadayı Deli Molla ile olan hikayesini çok sık anlatırdı Rahmetli Babam. Rivayete göre bir ihtilaf sebebiyle İbrahim Hoca, Deli Molla’yı mahkemeye vermiş. Fakat mahkeme gününü önceden kestiren Deli Molla, Hocanın önünü keser “Hocaefendi! Mahkememiz mahkeme… Sofraya oturmadan seni bu köyden geçirmem” der ve Hocaya bir güzel ziyafet çekermiş. Bu hadise birkaç defa tekrarlayınca İbrahim Hoca nihayet dayanamamış ve “Oğlum ben bu mahkemeyi şimdiye kadar çoktan kazanırdım fakat seni bu cömertliğin kurtarıyor” deyivermiş. Allah gani gani rahmet eylesin.)

Rahle-i tedrisinde bulunduğu Hacı Kemaleddin Efendi’den ve Hacı Ömer Efendi’den nakiller yapan, onlardan aldığı dersleri fırsat bulduğu her mekanda anlatan Şeref Hoca’nın özelliklerinden, Cevdet Hoca’nın nüktelerinden mihrapta, cemiyette, düğünde, dernekte anlatan Memleketimiz’in Hasan Hocası’ydı o…

Medresede beraber okuduğu Rahmetli Ekrem Doğanay’ı çok seven yine onunla ilgili pek çok hatıra anlatan vefakar bir dost idi. Rahmetli Ekrem Hoca’nın son demlerinde beraber ziyarete gitmiştik. Eve girerken “Hocamız gelenleri tanıyamıyor” demişlerdi. Babam adımını Ekrem Hoca’nın hasta yattığı odaya atar atmaz Ekrem Hoca yataktan dirilir gibi “Ooo Hasan Hoca hoş geldin” deyivermişti. Tabi sonrası çok duygusal bir atmosfer…

Bir mecliste Hasan Hoca varsa genelde diğerleri onu dinlerlerdi. Özellikle ilmihal konularında cemiyette bulunanlara izahlar yapardı. Tabi mektep anılarını da araya sıkıştırmayı ihmal etmezdi. Hele hele Rahmetli Ekrem Hocaya, Hocası Hacı Kemali Efendinin “dedesinden kalma bir aferin verme” hadisesi vardır ki onu pek keyifle anlattığına defalarca şahit olmuşumdur.

Komşuları ile iyi geçinen, dargın durmayı sevmeyen, başkası darılsa bile selam vererek bunu izole eden, dargın olanları barıştırarak üzerindeki komşuluk sorumluluğunu ve görevini yerine getirmeye çalışan, barıştıramadıklarına da üzülen bir Mümindi o…

Dedim ya benim hem babam hem de ilk Hocamdı. Beraber hem çobanlık yaptık hem de bana beş sayfaya kadar ezber yaptıran ilk hafızlık hocamdır kendisi.

“Oğlum ya hafız olacaksın ya da öleceksin” diyerek bana “Kur’an’dan başka bir yolun, hedefin asla olmasın, olmamalı” diyen de Rahmetli Babam idi… Bu söz o kadar etkili olmuştur ki bu ifadelerle başlayan kıvılcım bir, iki derken bu gün evlat ve torunlarını sayacak olduğumuzda ailede toplam dokuz tane hafız olduğunu müşahede etmekteyiz. Hayır murad edilerek atılan bir adımı Rabbimiz karşılıksız bırakmıyor elhamdülillah…

Ahkaf Suresi 15. Ayette geçen “…gerek bana gerek anne babama lütfettiğin nimetlerine şükür yoluna beni sevket. Senin razı olacağın makbul ve güzel iş yapmaya beni yönelt ve bana salih, dine bağlı, makbul zürriyet nasip eyle. Rabbim Senin kapına döndüm, ben sana teslim olanlardanım” şeklindeki duayı her namazın ardında okumamı söylerdi.

Bana Yusuf Suresini ezberletirken kıssasını da anlatan, Asay-ı Musa’dan bahseden, Hz. Musa ile Hızır’ın, Hz. İbrahim ile babasının ve Nemrut’un kıssaslarını bizzat Kur’an ayetlerinden izah eden Hocamdı o…

Karşısına çıkan fıkhi meseleleri Kur’an’dan okuduğu ayetlerle çözen ilim adamıydı…

Fikren ve siyaseten düşüncelerini tamamen Allah’ın kitabına göre şekillendirme gayretini izhar eden,  her daim Hakkın yanında yer alan, bedel ödeyen ancak asla taviz vermeyen, konjonktürel olmayan hakiki, halis bir Mümindi o…

Emekli olduktan sonra da kürsü görevine devam eden ve bunu asli bir vazife gibi yapan, sağlığında her öğle namazından 15-20 dakika önce mahalle camisinde cemaate ilmihal dersi veren sorumluluk sahibi bir Müslümandı o…

Dini ilimleri tercihen, özellikle beşerin ortaya koyduğu hukuka kızan ve yegane hukukun aslında Kelamullah’ta mevcut olduğunu söyleyen ve insanların içerisinde bulunduğu buhranları da Kur’an’dan uzaklaşama kaynaklı olduğunu sıkça dillendiren bir kişiydi o…

Beraber umreye gitmek nasip olmuştu. Ravza’dan ayrılacağımız gün gözlerini yaşlı gördüm. Mahzundu…

Hey gidi Hz. Ömer ne mübarek adamdı diye sesi titreyerek anlatmaya başladı:

-O Halife, sağlığında Aişe Validemizden mezar yeri olarak Peygamberimizin yanını istemiş o da bunu kabul etmiş olmasına rağmen, ölümüne yakın zamanda “bir daha sorun, acaba gönülden mi vermiş” diyerek ölürken dahi bu kadar hassas…

Sözünü tamamlayamadı. Mavi gözleri Yeşil Kubbeye odaklanmış, yanaklarından ince bir sicim akıvermişti.

Son demleri halsizdi. Fakat “Nasılsın baba?” dediğim her zaman oynayan dili “elhamdülillah” derdi. Istırabı vardı ama hiçbir zaman bundan müşteki olmadı.

Yine son demlerinde kendisini konuşturabilmek için “baba peygamberimizin terekesinde ne vardı dedim?” “…ve rahmeti vesait külle şeyin” (Rahmetim her şeyi kuşattı) anlamındaki ayeti okuyuvermişti.

O demlerde Muhterem Anneciğim yanında sesli olarak Yasin Suresi’ni okurken yanlış okuduğunda gözlerini açtığını ifade ederdi.

Kur’an’ı okuyup anlamını sorduğum, ayetleri sebeb-i nüzülleriyle, hadisleri sebeb-i vürudları ile izah eden, en çok gizli şirkten korkan ve Ömer Nasuhi Bilmen’in Büyük İslam  İlmihali’ni adeta ezbere bilen bir ilim adamı…

Erken kaybettiği annesini çok sevdiğini zaman zaman söylerdi. Ölümün yeni bir hayatın başlangıcı olduğunu da… Sevdiklerine ve Rabbine yürüdü… Allah rahmetiyle muamele eylesin…

Ruhu için el fatiha…

Abdulbaki Murat
Abdulbaki Muratabakimurat@hotmail.com